Yabancılaşma, bir kriz değildir.
Bir çöküş değildir.
Bir anlık kopuş hiç değildir.
Yabancılaşma,
insanın kendini yavaş yavaş kaybetmesidir.
İnsan, bir anda yabancılaşmaz.
Önce küçük tavizler verir.
Sonra küçük yalanlar söyler.
Sonra küçük vazgeçişler yaşar.
Ve bir gün,
kendini artık tanımaz.
Eskiden rahatsız olduğu şeyler,
artık onu rahatsız etmez.
Eskiden hayır dediği şeyler,
artık normal gelir.
Eskiden kendine yakıştıramadığı hayat,
artık onun hayatı olur.
Yabancılaşma,
insanın başkası olması değildir.
İnsanın,
kendisi olmaktan vazgeçmesidir.
İnsan,
çoğu zaman dış dünyaya uyum sağladığını sanır.
Aslında yaptığı şey,
kendi iç dünyasını susturmaktır.
Kendini ikna eder.
“Kendim olursam kaybederim.”
“Böyle olmak zorundayım.”
“Başka türlü yaşanmaz.”
Ve yavaş yavaş,
kendi hayatının misafiri olur.
Yabancılaşan insan,
artık neyi istediğini bilmez.
Neyi sevdiğini hatırlamaz.
Neye inandığını karıştırır.
Ama garip bir şey olur:
İnsan,
kendini kaybettiğini de fark etmez.
Çünkü yabancılaşma,
acı vererek değil,
alıştırarak ilerler.
İnsan,
önce kendine uzaklaşır.
Sonra hislerine.
Sonra değerlerine.
Sonra geçmişine.
Ve en sonunda,
şuna inanır:
“Ben zaten hep böyleydim.”
Yabancılaşma,
insanın kendine söylediği
en tehlikeli yalandır.
Çünkü insan,
bir kez kendini inkâr etmeye alıştığında,
artık her şeyi inkâr edebilir.
Vicdanını.
Empatisini.
Sorumluluğunu.
Hatalarını.
Ve bir gün,
hayatına dışarıdan bakar gibi bakar.
Yaşıyordur.
Ama yaşamıyordur.
Üretiyordur.
Ama hissetmiyordur.
Konuşuyordur.
Ama kendini anlatmıyordur.
Yabancılaşma,
insanı kötü yapmaz.
İnsanı boş yapar.
Ve boş insan,
en tehlikeli insandır.
Çünkü artık
ne uğruna yaşadığını bilmez.
Ne uğruna duracağını bilmez.
Ne uğruna karşı çıkacağını bilmez.
Ve belki de,
insanın başına gelebilecek
en ağır şey şudur:
Kendi hayatını yaşarken,
kendi hayatının içinde
yok olmak.
Tales’in Notu:
Yabancılaşma,
insanın kendine karşı işlediği
en sessiz suçtur.

Yorumlar